(…biz burada Âkif’in san’atını ve Türk Edebiyatındaki yerini değil, gayesini ve bu gayeye hız, hareket ve bereket veren zengin ve mücâdeleci rûhunu gözden geçirmek istiyoruz.
Bir ata mîrasının, târihî bir cemiyet geleneğinin gücü ve mânevî hazırlığı ile genç yaşında inkişaf eden bu rûha yol gösterip önünden dikenleri kaldırarak yaylandıran kuvvet, şüphe yok ki Müslüman dünyâsını el ele verdirmek ve tek cephe hâlinde görmek gayesi idi.
İşte bu gayenin tahakkuku uğruna yalnız san’atını değil, bir bütün olarak kendini de nezretti, adadı, harcayıp fedâ eyledi.
Onun için de Âkif’in lirizmini ve san’at heyecanlarını besliyen ve kıvama getiren unsurun, ateşli, coşkun ve her dâim tâzeliğini ve ihtişamını kaybetmiyen ideali olduğu, şüphe götürmez bir hakîkattir.
Ne ki, Müslüman birliği etrâfında örgüleşmiş olan bu idealin, daha doğrusu Müslüman birliğinin tâ kendisi olan gayesinin ana hatları arasında çok kuvvetli millî çizgiler görmek, hattâ bu çizgilerin Türklüğün ikbâl ve istikbâli adına girişilmiş bir mânevî cihad olduğunu sezmemek de mümkün değildir.
Âkif, sâde, samimî ve dini bütün bir adamdı.
Ancak bütün İslâm âlemi üstüne bir ilâhî kanat gibi gerilmiş olan îmânı, kendi milletinin târihî kaderi bahis mevzûu olduğu zamanlar, önüne geçilmez bir feveranla şahlanmış ve kükremiştir.
Böylece de, memleketin en karanlık ve meş’um devirlerinde, kütleyi, içine düştüğü yeis ve ümitsizlikten kurtarmak için dolu dizgin yol alan san’atı, gerçekten de Türk Milletinin millî ve hâmâsî gücünü tâzelemiş ve alevlendirmiştir.
Bu yüzden de işte, hayatı boyunca İslâm birliği için yanıp yakılmış olan san’atkâr, bir îman adamı olduğu kadar bir millî şâir damgasıyla da ebedîleşip, haklı olarak milletin bağrına yerleşmiştir.
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ…
Diye feryâd edişi, kolay kolay irtifâına varılacak hâmâsî mısralardan değildir. Sonra Çanakkale Şehidlerinin tasvirindeki imajlar da, voltajı çok yüksek bir millî heyecanlar silsilesidir. Öyle bir şehid mezarı çizer ki tavanı nisan bulutu, âvizesi yıldızlı gökdür.
Kendi kanından libasa bürünmüş bu şehidi, fecre kadar bekliyen türbedarı ay ışığı ve yarasını saran da, her akşam tüllenen mağribdir.
Ama söz ve salâhiyet sâhipleri onu gerçek kıymeti ölçüsünde değerlendirirken, milletimizin dayandığı temelleri sarsmak, zedelemek ve yıkmak istiyen sapık ideolojilerin mensupları da, şâiri bir atış hedefi yapıp, var kuvvetleriyle üstüne çeşitli iftira ve hezeyan okları fırlatmışlar ve fırlatmaktadırlar.
Bilhassa ölümünden sonra uğradığı tenkîd ve târizlere gerçek sebep olarak, yok edilmek istenen kıymetlerimizin, bu Müslüman Türk evlâdının şiirlerinde en güzel ifâdeyi bulmuş olması gösterilebilir.
İşte Âkif’in büyük suçu, toprağının ve îmânının dertlerini görüp, onları realist ve heyecanlı san’atiyle göstermeye muvaffak olmuş bulunmasıdır.
(…..Bir îmân şâiri olan san’atkârın,tehdit veya mükâfat gibi müsbet veya menfî hiçbir tesirle alacalanmayan şahsiyeti, şüphe yok ki İslâm Birliği idealinin şaşmaz taraftarı ve müdafaacısı idi.
Ancak ve bilhassa 1914-1918 harbinden sonra, İngiliz ve Siyonist altınlarıyla tehlikeli sûrette uyandırılan Arap Milliyetçiliğinin taassubu, bu birlik çatısının kurulmasını köstekliyecek en büyük engel olmuştur.
Mamafih Arap âlemi, Müslüman milleti şuurunu baltalar olmuş da, Türkler aynı fikre yakınlık göstermek gibi bir ihtiyaç ve lüzumu duymuşlar mıydı?
Böyle bir zarûreti hissetmek şöyle dursun, 1914-1918 Cihan Harbi yıllarında, Meşrutiyetçi iktidarın fikrî istikameti, hesapsız ve tehlikeli sürprizlerin üstünde gelişen bir şöven milliyetçilik platformuna kayar olmuştu.
Öyle ki, ilmî, idârî ve siyasî kifayeti olmaksızın devlet dümenini eline geçiren İttihat ve Terakki iktidarı, sâde-suya ve yalınkat bir devletçilikle kütlelerin idâre edilemiyeceğini anlıyarak Ziya Gökalp’in eteğine yapışmış, o da âciz iktidara bir gaye bulmak gayretiyle, fikir piyasasını Türkçü-Turancı etiketini taşıyan bir ideolojiye götürmüştü.
İşte İslâm Birliği fikrine, Arapların ve Türklerin de henüz hazırlıksız olduklarını anlıyan Âkif,
bin yıldır Selçuklu ve Osmanlı Türklüğüne hâkim olan ümmet zihniyetini, hiç değilse bu zihniyetin tam aksi kutbunda olan bir siyâsî felsefeye demir atmaktan kurtarmak için Ziya Gökalp’e yazı ile mürâcaat ederek memleketi târihî fikir kaftanından soyup,
ölçüsü ölçüsünü tutmayan ve tecrübesi yapılmamış olan bir başka libasın içine sokmanın mahzur ve tehlikelerini bildirmişse de müracaatı cevapsız kalmıştır.
Aradan yıllar geçip de, zaman kendisini haklı çıkardığı vakit ise, duyduğu acıyı esefle dile getirerek:
Turan ili nâmiyle bir efsâne edindik
Efsâne fakat gâye deyip az mı didindik,
Diye acıklı acıklı söylenmiş, fakat gene de yeteri kadar sesini etrafa duyuramamış, duyuramamaktan da sızlanmış kahırlanmıştır.
(…..Her fânî gibi, artık Âkif de dünya hayatını terkeylemiş bulunuyor. Ama ölümsüz olan fikirleri ve ideali, eskisi kadar tâze, eskisi kadar zinde ve uyarıcı olarak yaşamaktadır.
Bize düşen ise, onu sâdece bir îmân sembolü hâlinde dondurup mumyalaştırmamak, katı ve ruhsuz kalıpların hapsine koyup müzelik parçalar nazarıyle bakmamaktır.
Şüphe yok ki îmân ordularının kudsî vazîfelerinden biri de, onun mebzûl -bol, zengin- samimî ve coşkun heyecanlarını bu tehlikeden kurtarıp, mes’elelerimizin ve hayâtımızın içine sokarak geliştirip üretmektir.
Zîra fikri, aksiyona tercüme etmesini bilip yaşatan, hâlin ve geleceğin esaslarını bu canlanmış prensiplerle kurmasını bilen milletlerdir ki şerefle, şanla yaşamaya ancak onlar hak kazanmış olurlar.
Sâmiha AYVERDİ
(2 Ocak 1961 târihinde Yüksek İslâm Enstitüsü’nde verilen konferanstan)