Yüce Peygamberimiz:
“İnsanın dışı, içinin aynasıdır.” buyuruyor. Dış görünüşümüz nasıl ihmâl edilir?
Ancak, şunu bilmeli ki:
-Sâdece dışımızı önemseyip, güyâ onu belirli bir şekle sokarak içimizi hâlledemeyiz.
Hiç kimse, “Sen benim dışımı bırak, benim içim temiz…” diyemez. Dinimiz, iç ve dış temizliğini birlikte emreder.
Biz insanların içinde hırslar; kin, nefret, dedikodu, gıybet, haset, arabozuculuk gibi sayısız yılan çıyan ve kötü duygu yok mu?
Hem de ne ejderhalar var?
Peki, dıştan, kendimizi belirli bir şekle sokarak… bütün dikkat ve enerjimizi buralara yöneltip, içimizde gizli duran nefsin yedi başlı ejderhasının üstünü örtüp, onları beslemek; “uyuyun da büyüyün!” demek olmuyor mu?
Varsın, bana dıştan bakanlar beni İNSAN zannetsin; ama içimi görmediklerine göre, bende mevcut canavarlıkları da bilmezler, demek olmuyor mu?
“Sen benim içime bak” demek ne kadar yanlış ve câhilane iş, “sen benim dışıma bak” demek olan kılık kıyafetle oyalanmak da bir çeşit putperestliktir.
İslâm fıtratı üzere yaratılan hiçbir insan böyle putperest değildir.
Olmak da istemez. Câhilden, “biliyorum zanneden” kimselerden, bucak bucak kaçan büyüklerimiz, işte yarım bilgiden de böyle korkmuşlardır.
İnsanları, din adı altında şekil ve kabuğa hapsedenler… asıl gâyeyi unutturanlar; şoföre: Hişşt! Efendi, böyle gidersen, arabayı devirirsin… direksiyon başında oturup, arkaya bakacaksın… dercesine akıl, iz’an ve mantık dışı davrananlardır.
Bunlar, kendi arabalarını böyle sürdükleri için, herkese de aynı fikri benimsetmeye çalışıyorlar.
Hâlbuki, Hazreti Mevlânâ, bizi şöyle îkâz ediyor:
“Mâdem ki insansın… Mâdem ki duyuyor, düşünüyor ve seziyorsun… Büyük Hakîkati bulmak için gönlünü ve idrâkini yoracaksın.
Duyduklarını ve bulduklarını söyleyeceksin. Sen söyleyemezsen, rûhunun vâsıl olduğu sırları, sazlara ve semâlara söyleteceksin!
Bütün bunlarla dahî söylenemeyecek ölçüde büyük sırlara erdiğin zamandır ki yalnız o zaman susacaksın!”
Bilmeli ki; tersine iş yapıp, insanları kendi değer hükümlerimize,
kendi kılık-kıyafetlerimize benzetmeye çalışmanın hiçbir mânâsı yok.
Zîrâ, kelimenin tam mânâsıyla “tersine” bir iş bu! Allah’ın ve Resullullâh’ın emrine, arzusuna ters… Bu yüzden de öyle insanlar, belirli zekâ seviyesindeki câhil kimselerden başka hiç kimse üzerinde tesirli olamıyor.
Çünkü, gelişip büyümeye… düşüncede, tefekkürde, müsbet ilimlerin her dalında ilerlemeyi emreden bir din; insan şahsiyetine, insan beynine pranga vurarak yapmaz bunları!
Tam tersine, doğru düşünmeyi öğrenmek şartıyla, insan düşüncesini hür bırakarak yapar.
Zâten, düşüncelere kelepçe vurulamaz! Kânunla tanındığı söylenen düşünce ve vicdan özgürlüğü, bir safsatadır. Düşünce, insanda her an vardır… niyetler dâimâ mevcuttur; söz veyâ iş hâline geldiği zaman açığa çıkar.
Hürriyetin tanınıp tanınmadığı da vicdanlardaki düşünceler iş ve hareket olarak dışa taştığında anlaşılır.
Bu yüzden olacak ki, bizde asıl niyete önem verilir ve Peygamberimiz:
“Niyetlerinizi doğru tutunuz!”
Sonra:
“Ameller, niyetlere göredir.” buyurur.
Her bilgi, her iş, her söz; fayda ve hayır, helâl ve doğru terâzisinde tartıldığına göre; işler ve sözler de niyetlerimize göre şekillenip ortaya çıktığından, insanlaşmanın, Hazreti Peygamber’in ahlâkını bilebilmenin, öğrenip amel etmenin ilk şartı niyetlerimizi doğrultmaktır.
Faydalı bilgiyi edinip, o bilgiyi yaşar hâle gelmedikçe niyetlerimizi doğrultabilmemiz mümkün değildir.
Faydalı olmayan bilgi ise zararlı bilgidir. Faydalı bilgi, Allah’ın ve Resûlü’nün sevip beğendiği, faydalı gördüğü bilgidir. Yoksa bizi para-pul zengini edecek bilgiler de faydalıdır ama, başta da söylediğimiz gibi bu kabil maddî bilgiler, bizi insanlaştırmaya yetmez.
Burada önemli olan, faydalı ve faydasız bilgileri tartışmak değil, gâyemiz yâhut söylemeye çalıştığımız şudur:
Faydalı bilgiyi faydasız bilgiden nasıl ayırt edeceğiz?
Mühim olan bu!