YEMİN TÖRENİ
Biz, Taşkent’te cemiyeti kurarken, o zamanlar Türkiye’de faaliyette bulunan İttihad ve Terakkî’ni aynen tatbîk etmiştik. Bilindiği gibi, İttihad ve terakkî Cemiyeti, II. Abdülhamid zamânında gizliliğe verilen ehemmiyet sâyesinde ayakta kalabilmişti. Cemiyetin hiçbir âzâsı, diğerini tanımazdı.
Ancak her âzâ kendi rehberini tanır ve cemiyet adına ondan direktif alırdı.
Aynı metodu, biz de Tükistan’da tatbik ediyorduk. Cemiyete âzâ olacak her ferdi, kendi rehberi vâsıtasıyla gözü kapalı olarak cemiyet merkezine götürüyorduk.
Hazırlanan boş bir odaya sokuyor, orada, yalnız ağzı ve göz delikleri açık bulunan ve topuklara kadar beyaz bir gömlek giymiş üç kişinin huzurunda, masanın üzerinde bulundurulan “Kur’ân-ı Kerîm” ile bir bombaya el bastırarak yemin ettiriyorduk.
Endican’da, Sâdık Gevherî isminde,
memleketin tanınmış zenginlerinden bir zât, teklif için huzurumuzda bulunuyordu. Bizler, usulümüz veçhile yüzlerimiz kapalı ve iki mum ışığı ile aydınlanan loş bir odada beyaz gömlekleri giymiş, ayakta duruyorduk.
Önümüzdeki masa üzerinde, sağda “Kur’ân-ı Kerîm”, solda da bomba yerine, bomba bulamadığımızdan, mürekkep hokkasını koymuş ve üzerini bir örtü ile örtmüştük.
Sâdık Bay, ağzımızdan çıkan yemin sözlerini birer birer tekrar ediyordu.
Sıra: “Cemiyete karşı sadâkatten ayrılırsam, bu Kur’an beni çarpsın ve bu bomba benim başımda patlasın” kelimelerine gelmişti. Bu zât, bombayı işitince, heyecanından, birden bire elinin altındaki örtüyü kaldırdı.
Altındaki hokkayı görünce, onun ve bizim hâlimizi siz tasavvur edin artık. Sonra bu arkadaş, hakîki bir bomba bulup, rehberi vâsıtasıyla bize gönderdi.
Endican’da işimi bitirdikten sonra, Semerkand’a gittim. Orada, genç münevverlerin başı “Ekâbir Şah Mansur” ve “Niyâzi Bay”ları buldum. Bir arkadaşın yardımıyla teşkilâtı çabuk kurduk.
10 gün içinde 350 âzâ kaydettik.
Semerkand, hakikaten cennet kadar güzel bir şehir. Şehrin ortasında Zerefşan Nehri akar, suyu bol, toprağı münbit, yemyeşil bir ova. Burada yetişen meyvelerin tad ve lezzeti son derece nefis.
Bol çeşitli ve fevkalâde tatlı olan üzümleri, özel mahzenlerde senesine kadar muhâfaza ediyorlar. Taşkent’te olduğu gibi, Semerkand’da da geniş ölçüde pamuk tarımı vardır. Türkistanlılar, pamığa “Pahta”, çiftçiye de “Dehkan” derler.
Türkistan çiftçileri son derece bilgili ve o nisbette çalışkan kimselerdir. Sırderya(Seyhun), Âmuderya(Ceyhun) nehirleriyle Zerefşan Nehri’nden ve bunların kollarından, halk tarafından yapılan sulama kanallarıyla arâziyi sularlar.
Semerkand’da İttihad ve Terakkî Cemiyetini kurduktan ve şehrin görülecek yerlerini gezdikten sonra,
Vilâyet Maarif Kongresi’ne gittim. Büyük bir salon, delegelerle ve dinleyicilerle dolmuştu. Bizi görünce şiddetle alkışladılar. Biraz sonra bir delege kürsüye çıktı. Türkiyeli öğretmenlerin Taşkent’te açtıkları okulları övdü.
Semerkand’da da bu gibi okulların açılmasını temenni etti.
Birkaç hatip bu mealde söz söyledikten sonra, Ekâbir Şah Mansur kürsüye çıktı:
-İşte, misâfirimiz olarak yanımızda oturan zât, bu öğretmenlerden biridir. Kendisinin tam selâhiyetle Semerkand Maârif Müdürü olarak tâyin edilmesi için gerekli teşebbülerin yapılmasını teklif ediyorum, dedi.
Eller kalktı, karar alındı, alkışlar koptu. Neye uğradığımı bilemedim. Bu sempati ve sevgi tezâhürleri arasında, ister istemez kürsüye çıktım.
Gösterilen sevgiye teşekkür ederek, verilen vazifeyi kabul edeceğimi bildirdim. Ertesi gün tâyinim telgrafla Taşkent’den tasdik edildi. Arkadaşımız Mehmed Emin Bey, ayrıca bir de tebrik telgrafı göndermişti. Bu dakikadan îtibâren Semerkandlı olmuştum.