Yoluma Ferîdeddîn-i Attar çıktı. Bir yandan lâvlar püskürür gibi etrâfa ateşten hikmetler saçıyor… Doğumla ölüm arası, ne varsa hepsini bir bir sayıp döküyordu. İşte bunlardan birkaçı:
-“Ne vakte dek bir avuç kemik hâlinde kalıp duracaksın?
Bilmez misin ki; ömrün, uzun olsun, kısa olsun, iki soluktan ibârettir. Bu keder, bu yas niceye bir?
Seni, yaşaman için yetiştirdiler; fakat ölmen için de bu âleme getirdiler.
Ey sırlar araştıran, sen kendini kaybetmişsin! Ölümün gelip çatmadan, canın boğazından çıkmadan tekrar bir kendini ara, aktar!
Kendini diri iken bulamazsan, öldükten sonra nerden sır duyacaksın?
Hayattasın ama hakîkatte ölmüş, kaybolup gitmişsin. Adam olarak doğmuşsun ama bir türlü adam olamamışsın!
O dervişin önünde yüz binlerce perde varken kendisini nasıl bulabilir ki?”
Hayatla ölüm arasında nasıl bir yol var? Kimine zor, kimine kolay… Kimine uzun, kimine de kısa mı kısa olan bu yol hakkında ne demeli?
-“Gören kişinin canına, bu âlemden o âleme varan yol, bir soluktan fazla sürmez.
Can, bu âlemden geçti mi; bu âlem sana o âlem oluverir!
Bu âlemden o âleme giden yol, pek uzun değildir. Arada duvar olan ancak bir soluktur.
Ölüm, yenilmez, güçlü kuvvetli bir erdir; ölümüne, ten istirahati derler.
Mâdem ki ölüm sana galip gelecektir; ne yaparsan yap, ondan kurtulmaya çâre yok!
Kalk da göklere bir adım atalım; bu kanlarla dolu çömleğin üstünü örtelim.
Bu dünyâya geldiğime, bulut gibi gözyaşları döküp ağlayarak gidiyorum, ah bu gelmeden, vah bu gitmeden!”
“A adam olmayan! Sen ömrün kadrini ne bilirsin? Ömrün kadrini ancak ve ancak ölenler bilir!”