Anacığım!
Şu anda elimde bir kitap var, onu okumakla meşgûlüm. Fakat acabâ bu kitabı yazanı sevdiğim için mi zevk ve heyecanla okuyorum; yoksa yazılanlar hoşuma gittiği için mi yazarına muhabbetim artıyor?
Ne lüzumsuz bir sual… Geçelim.
En iyisi, kaldığım yerden berâberce okuyalım:
Dürrî, aşağıdaki beyitte şöyle diyor:
“Sen gidersin senin ardınca gözüm yaşı gider
Müşkil odur ki kişi kalır u yoldaşı gider.”
Yâni: “Sen gidiyorsun ama benim gözyaşlarım da senin ardınca gidiyor. En zor şey, benim burada kalmama karşılık, senin gitmendir. Çünkü sen benim yoldaşımdın.
“Önce yoldaş, sonra yol” buyruğuna uygun olarak bundan böyle bu yolu ben nasıl yürüyeceğim?
—Sen, “Ufûl edenleri sevmem” mânâsına gelen İlâhî Kelâm’a hangi gözle bakıyorsun ki böyle saçma sözler dökülüyor dilinden? Hem gözyaşların peşim sıra gelecek ve hem de benim bir yerlere gittiğimi zannedeceksin? Bu mümkün mü? Yoksa, gözyaşlarını kendinden saymayacak kadar bigâne misin?
Ah, keşke gözyaşlarından başka bir varlığın kalmadığını görebilseydim. Ne çâre ki hem gözyaşların bir varlık, hem de sen bir varlıksın.
Sen ayrı bir varlık olmasaydın, benim gitmeme karşılık senin kaldığına da inanmazdım.
Mâdem “parça, bütünün habercisidir”; o hâlde senden bir eser olan gözyaşların da benimle berâber olmakla, mes’eleyi hâlletmeye yeterdi. Rabb’ini arayan Hazret-i İbrâhim güneşi ve ay’ı görüp onlara ayrı ayrı “işte benim Rabbim” dedi. Ama güneş battı, İbrâhim Ay’a yöneldi. Sabah oldu, Ay sırlandı… Bu sefer güneşe yöneldi ve sonunda bunların her biri “geçici” diye:
–”Ben, ufûl edenleri sevmem” dedi. Rabbi bunlar olamazdı.
Evet… Sen zannediyorsun ki hasret; cisim olan bedenlerin bir özleyişidir. Hayır!
Bu zan, nefsin bir hîlesidir. Bedenler sonludur; söner, batar, çürür. “Ben, böyle sonlu olanları sevmem” sözü, bir peygamberin dilinden, Rabbimiz’in bizi uyarmasıdır.
Ulaşılması, erişilmesi beden kayıtlarıyla imkânsız olan Rabbi için söylüyor İbrâhim Peygamber o sözleri. Yâni: “Benim terbiye edicim, böyle maddî ölçülerle sınırlandırılamayan bir kudret sâhibidir”, diyor. İş, bu düşünce sonucunda “Rabbim Allah” diyebilmektedir.
İşte bedenlerimiz bunu idrâk etmek ve O’nu bilip bulmak için taktığımız birer gözlük gibidir. Kaybımızı aramaya sokağa çıkarken aceleyle üstümüze giydiğimiz elbisedir bedenler. Başka işe yaramazlar. Sevilmeye değer ve “ufûlü mümkün olmayanı” ararken gözyaşı dökmeye ve “ah etmeye” yarar bedenlerimiz. Gelip giden, öldü kaldı denilen de işte bu cisimlerimizdir.
Kim, hangi kudret sâhibinin emir ve buyruklarıma uymak meylini gösteriyorsa, işte o güç o kimseyi “terbiye ediyor” demektir ve onun Rabb’idir. İnsanoğlu paranın düşkünü ise Rabbi para… mevkî, rütbe ve makamın hastası ise Rabbi koltuk, taht ve iktidardır. Zîra kadınsa Rabbi kadın, çocuğuna fazla düşkünse bu sefer de çocuktur Rabbi! Çünkü o kimse, hayâtının nîrengi noktası veya merkezi olarak fazla bağlanıp üzerine titrediği o “şeyi” görmekte… bütün sözleri, davranışları hep o “şeyin” kanun ve prensiplerine –arzularına- göre şekillenmektedir.
Sirkteki bir köpek, arslan veya fil terbiyecisi gibi… Adam, kırbacı hangi mânâ için şaklatmışsa, hayvan da ona göre davranır. Eğer papağan veya kedilerde rastlandığı gibi konuşması için terbiye görmüşse; bu takdirde de insanınkine benzer seslerle o hayvan kısmen konuşur. Bu gerçek, o hayvanın, kendisini terbiye eden kimsenin emir, buyruk ve arzu gibi kurallarını kabullendiğini gösterir. Çünkü o hayvan, isteğe uygun olan her davranışının karşılığı olarak terbiyecisi tarafından ödüllendirilir.
Bu mükâfat, çoğu hayvan için yiyecektir. Yâni maddî şeyler. Ama bâzıları için de sevgidir. Terbiyecisinin kırbacı böylesi için can yakıcı bir araç değil, sâhibinin yolladığı bir mektup gibidir. Ve zâten o kırbaç, o hayvanın vücûduna dokunmaz bile… Sözkonusu hayvanın niyetleri ve buna bağlı olarak bütün kuvvetleri terbiyecisine sevgiyle hattâ aşkla kilitlenmiştir. Hayvan, sâhibinin ne istediğini anlasın, yeter!
Bilmem anlatabildim mi?
R.Tekin UĞUREL