Şu bir târihî hakîkattir ki, XIII. Asır Anadolu’sunun kanlı ve buhranlı coğrafyası üstünde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Yunus Emre gibi rehber ve önden gidici insanlar olmasaydı, belki de dünyâya parmak ısırtan bir Osmanlı medeniyet ve hâkimiyeti de olmazdı.
-Sâmiha AYVERDİ-
Şuna da inanmak yerinde olur ki, Fâtih Sultan Mehmed’e gemilerini karadan yürüttüren, Yavuz Sultan Selim’e ordusunu geçit vermez dağlardan, kervan geçmez çöllerden aşırtan, Varna’ları, Kosova’ları, Mohaç’ları meydana getiren ve halkı fütûhat kadar medeniyet ufuklarında da seferber eden, hep o büyük velîlerden sızıp kütlelerin kanına canına karışmış olan bu müşterek îman ve idealdir.
Aynı müşterek îman ve idealin izleri ve tesirleri, gazâ ve cihad rûhu ile atbaşı giden öyle medeniyet parıltıları hâlinde tecellî etmiştir ki mîmârîde Süleymâniye’ler, şiirde Fuzûlî’ler, Bâkî’ler, mûsıkîde Merâgî’ler, Itrî’ler hep aynı vicdan dünyâsının aynı müşterek inanışın medeniyet bereketleri olarak gösterilebilir.

İnsanlık târihine bir göz attığımız zaman, kütlelerin îmanlarını ve ahlâklarını kaybettikleri dalâlet asırlarından sonra peygamberler veya velîler gibi büyük kurtarıcıların gelmiş olduğunu görürüz.
İdârî, içtimâî ve iktisâdî buhranlarla ağızlarının tadı kaçmış, dayanaklarını ve hayat garantilerini kaybetmiş topluluklar, pek tabiî ki başlarını sokacakları bir melce’, gölgesinde tesellî bulacakları bir merkez ararlar.
Zira dış dünyâsı düzenini kaybetmiş insanoğlu için bir iç dünyâsı bulup başını sokmak, kararmış ufuklarını onun ışığı ile aydınlatmak, bir ezel takdîri, değişmez ve silinmez bir alın yazısıdır.
Söz yine târihin doğru konuşan şâhidliğine kalınca, karşımıza aynı gerçeğin çıktığını görürüz.
Öyle ki XIII. Asır Anadolu’sunun türlü buhranlarla kana ve ateşe bulanmış coğrafyası üstünde de Mevlânâ, işte insanlık târihine böyle bir devâ olarak geldi.
Onun hâle ve geleceğe şâmil muhteşem zuhûru, âdetâ bir tabiat hâdisesi gibi mukadderdi ve can çekişen Selçuklu devleti topraklarında güneş gibi parladığı zaman, kütle, canı boğazına gelmiş bir huzursuzluk içinde bulunuyordu.
Ölümlerinden sonra da tasarrufları devam eden ve yaktıkları ışık sönmemiş olan velîlerden biri olan Mevlânâ, acaba kendini dünyaya kabûl ettirmek ve asırlar boyu felsefe ve îmanını aynı tâzelikte tutabilmek için ne yapmıştır?
Zamanında kerâmetler mi göstermiş, gâipten haberler mi vermiştir?
Yoksa kimyada simyada başarılı hünerleri mi olmuştur? Hayır, hayır… Hiçbiri… Zîra gerek O, gerek aynı serinin mensubu bulunan velîler, vicdanlara hükmetmek yolunda aslâ maddeyi teshîr etmek gibi küçük hazların peşine düşmemişlerdir.
Şu hâlde, insanları ona doğru çekip bağlayan tılsım nedir? Diye soracak olursak, kütlelerin hasta, yaralı ve muztarip ruhlarına şifâ vermekte, donup katılmış yüreklerini ısıtıp yumuşatmakta kullandığı metodun hareket ve vüsûl noktası olarak sevgiyi görmek mümkündür.
Çünkü o, maddî mânevî bütün illetlerin devâsı olarak aşkı tanımakta ve bu ilâhî kudrete: “Ey bizim sevdâsı güzel olan aşkımız, ey her derdimizin tabîbi, şâd ol!” diye seslenmektedir.
Ve yine: “Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Ben aşka tâbiim, rehberim, hocam odur!” demektedir.
Evet kendine de cümle âleme de bu ilâhî kudreti rehber ve mürşit bilen Mevlânâ, işte yedi düvele ikram ettiği, yedi düveli garkettiği şevk, îman ve hikmetini, hep mâlik olduğu o ezelî ve ilâhî aşk kaynağından dağıtmıştır.
Bu yüzden de dünyâlara sığmayan fikir ve duygu lirizmi, yedi yüz yıldır bir tanrı saçısı olarak hikmetli ve san’atlı üslûbu ile beşeriyetin üstüne akıp çağlaya gelmiştir.
Şunu da belirtmek îcâb eder ki, Mevlânâ, gerek Mesnevî’si gerek rübâîleri ve gazelleri ile insanoğlunu hep düşünmeğe sevketmiştir.
Böylece de kendini kendi iç hazînelerinden, vicdan dünyâsından haberdar etme yoluna giderken, aslâ körü körüne inanmaya zorlamamıştır.
Zîra onun fikir çevresinde, körü körüne îman diye bir şey yoktur. Bu sebeple de Mesnevî kıssaları, aynı kuvvette çarpışan zıd fikirlerin insan şuûruna verdiği mukayese malzemesiyle doludur.
Ama Mesnevîsini bir kıssalar hevengi hâlinde realize etmiş olan Mevlânâ, ne bir hikâye söyleyici, ne de bir masal anlatıcısıdır, belki Şarkın kültür hazîneleri içinden seçip kitabına aldığı hikâyeleri, kendi üslûbu ve tefekkürü ile değerlendirip, günlük hayatın üstüne ışık tutan realist bir terbiyecidir.
Öyle ki katmer katmer açan bir çiçek ek gibi birbirine bağlı ve birbirini bütünleyici olan bu hikâyeleri okuyanın, onlarda kendini bulmaması ve bir aynaya bakar gibi bunların içinde kendini görmemesi, yine onlann terâzisinde iyiliklerini ve kötülüklerini tartıp kendine çeki düzen vermemesi mümkün değildir.
İnsanları hep kendi kendileriyle hesaplaşarak sulhe ve huzûra kavuşturma yolunda birleyici ve birleştirici tefekkürünü ve aşk temini Mesnevî’sinin hareket noktası ittihaz etmiş olan Mevlânâ, insanları süfliyetten ulviyete yükseltirken dâimâ vahdet motifini kullanmıştır..
Fakat, ne hayrete şâyan ki onun san’atkâr ve zarif üslûbu içinde mahâretle erimiş olan bu tez, Mesnevî’yi doğmacılık gibi insanı rahatsız eden inaddan kurtarmıştır.
Büyük velînin daha olgun seviyeye daha çoşkun bir ikrâmı olan Dîvân-ı Kebîr’de ise yapıcı ve yaratıcı bir hasret, bütün şâşâsiyle tecellî etmiştir.
Sâmiha Ayverdi