Pazar, Nisan 6, 2025

Sâmiha Ayverdi-Öğretmen

Yılların örnek öğretmenlerinden Nâzik Erik Hanım, bir yazısında şöyle der:

İnsanoğlu, sanki üzerine vazîfeymiş gibi -kendi kendine de olsa- karşılaştığı kimseler hakkında âdetâ puanlar verir: “güzel” ,”çirkin”; “sevimli” yâhut “sevimsiz” der… Veyâ o kimsenin davranışlarına bakarak hüküm vermeye çalışır: “öfkeli”, “huysuz”, “merhametli”, “cömert”, belki de “cimri” der.

Ya da resmî görevi bir yana, o kimsenin eserleri ve uğraştığı işle ilgili olarak bir sıfat vermeye heveslenir: “ressam”, “romancı”, “öğretmen” ya da “terbiyeci” gibi…

Belki insanlar arası ilişkileri, karşılıklı anlaşmayı daha da kolaylaştıracağı için; kişilik, karakter ve hüviyetlerini buna benzer özelliklerle belirtmeye çalışır.

Hâlbuki öyle kişiler vardır ki onları, fizikî görüntüleriyle tanımlayamazsınız; hiçbir târife sığdıramaz ve onların asıl kişilik yapılarına ulaşamazsınız. İyice yaklaşmadıkça, hangi işle uğraşıyorlarsa ortaya çıkardıkları eserlere ulaşmadıkça o vakte kadar verdiğiniz bütün hükümler yanlıştır, eksiktir, kuru tahminden öteye önemi yoktur.

Neden?

Eğer bir insan, kendisine âit olmaktan çıkmış; hayâtını insanlara adamış ve böylece içinde yaşadığı toplumun malı hâline gelmişse; o kimseyi üstte belirtmeye çalıştığımız şekilde resmetmeye imkân yoktur.

Sarayına, görme özürlü on kişiyi dâvet eden ve ortaya getirttiği bir Fil’i târif etmelerini isteyen hükümdârın hikâyesini bilirsiniz; söz konusu on kişiden her biri, Fil’in neresini tutmuşsa orayı anlatmıştır. Yâni, Fil’in kuyruğunu tutan, kuyruğu Fil diye tanımlamış; kulağına yapışan da Fil’i kulaktan ibâretmişcesine anlatmıştır.

Hâlbuki teker teker yapılan bu tanımlamaların hepsini topladığınızda belki Fil tam olarak anlatılmış sayılabilir.

Şimdi, bu örneği, “kendisini bu topluma adamış” insanlara uygularsak; “gerçek” karşısında birer görme özürlü gibi sayılacağımız açıktır. Meselâ, “ev hanımı” dediğimiz kimse,bir de bakarız ki aynı zamanda “öğretmen”dir, “şâir”dir, “romancı”dır. Kısacası, “güzel insan”dır.

Biz, dünyâya neden gönderildiğini ve nereye gideceğini bilen; ne işe yarayacağının bilincinde olan, toplumun malı hâline gelmiş böyle çok yönlü ve gerçek bir insanı tanıyoruz. Bu insan, Sâmiha Ayverdi Hanım’dır.

O, bir terbiyecidir. Öğretmendir.

“Terbiye” kelimesini, lügatlar şöyle târif eder: (Çocuktaki iyi ve kötü meyillerin kötülerini yok edip, iyilerini geliştirerek ona iyi ve faydalı alışkanlıklar kazandırmak, bu iyi ve faydalı alışkanlıkları davranış hâline getirmek ve çocuğu hayâta hazırlamaktır.)

Başka bir söyleyişle bu, insanın insanlığını hatırlamasıdır.

Özetle terbiye, insanı “edepli” olmaya götüren yoldur.

İşte, Sâmiha Ayverdi’nin edebiyâtımıza kazandırdığı roman, hikâye, mensur şiir, makale ve târihî araştırma dallarındaki kırktan fazla eseri ile… Ve daha önemlisi yaşayışı ile hedeflediği ana gaye budur ve bunu yapmıştır. O yüzden, “Bizim vazîfemiz, insanlara insanlıklarını hatırlatmaktır” diyen de O’dur.

Hepimiz birer öğrenciydik ve ömür boyu da öğrenciyiz. Açıkça söylemek gerekirse, çocukluk yıllarımızdan bu yana hep de bize tatlı-sert davranan, sevimli; güleryüzlü, bizi sevgisiyle kuşatan öğretmenlerimizi daha çok sevmiş ve onların derslerinde mutlaka başarılı olmuşuzdur. Yalnızca sözleriyle nasihat eden değil, davranışlarıyla bize örnek olan; hoşgörülü öğretmenlerimizi dâimâ diğerlerinden önde tutmuşuzdur.

İşte, bütün bu özellikleri ve engin vatan ve millet sevgisiyle yazıp-söyleyip-yaşadığı için; Türk çocuklarına gerçek bir “Ana” gibi örnek olduğu içindir ki, kendisine “Sâmiha Anne” denilmiş ve bu isim O’na Türk Milleti tarafından verilmiştir.

Sâmiha Anne’ye göre okuldan, âileden orduya uzanan bütün kurumlarda kişilerin karşılıklı hakları ve görevleri vardır; günümüzün sosyal şartları içinde kaybettiğimiz târihî ve millî değerleri -katı bir geçmiş dâussılasına kapılmadan- çağın bilim ve tekniğini göz önünde bulundurarak, yarınların yapılandırmasına ışık tutmak, kaçınılmazdır. O’nun nazarında “geleceğin” doğru şekillenmesinde en büyük görev, Türk öğretmenlerine düşmektedir.

Müslüman-Türk’ün terbiye sistemi, ahlâk güzelliğine dayanır. Bu ise, dinimizi doğru anlamakla mümkün olacaktır. Sâmiha Anne için, çocuklarımızın içine düşeceği en büyük uçurum, “taassup” yâni “cehâlet”tir. Yazılı ve sözlü eserlerinin hepsinde bu önemli noktaya parmak basar ve Peygamber Efendimiz’in: “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyruğunu hatırlatır; “kılık kıyâfet düzenleyicisi” olarak gönderilmediğinin ısrarla altını çizer. Yalnızca şekilden ibâret bir din anlayışından kaçarak pırıl pırıl gerçeğin peşine düşmemizi öğütler bizlere… Kendisi de bu parantezde yaşayarak, öğütlerini perçinlemiştir.

Üzerinde en çok durduğu husus, âiledir; öğretmendir:

(Çocuğun henüz emekleyip konuşmaya başladığı andan itibâren kulağını doldurarak hayat mücâdelesinde hayrı şerden ayırt edecek bir kıstas -ölçü- veren şifâhî -sâdece sözle değil, yaşayarak bizzat gösterilen- kültürdür. Bu da âilede ve okulda verilebilir) der. Eğitimciliğin temelini şöyle özetler: (Kendi kendisiyle hesaplaşıp bir anlaşmaya vardıktan ve kemâl -olgunluk- zirvesine ulaştıktan sonra, dışa taşıp, insanlara hizmet etmek..)

Eğitmek için de, eğitilmek için de; insanca yaşayabilmek ve hür olabilmek için de inanmanın önemi çok büyüktür O’na göre! “İnanmak, inandığı prensiple münâsebet kurmaktır” diyen de O’dur.

Yazımızı, Sâmiha Anne’nin birkaç cümlesiyle noktalayalım:

(Ölçün, doğruluk olsun, aleyhine dahi olsa doğruyu söylemekten çekinme!)

(Evlâtlarının bedenleri kadar ruhlarını da besle. Onlar sana Hakk’ın emânetidir. Bu emâneti kurda kuşa kaptırmamaya dikkat et!)

(İnsanlar, kendi hayatları binâsının mimarlarıdır. Bu binâyı kurmak husûsunda gösterecekleri ustalık veyâ acemilik, onları mes’ud veyâ bedbaht eyler.)

(Çocuğun maddesi ile mânâsının arası açık bırakılmamalıdır.)

(Çocuklarınıza evinizi sevdirin.)

(İnsanlar yaradılış âlemi içinde asıl duyulacak, asıl görülecek, asıl bilinecek olan hakîkatlere karşı sağır, kör ve idrâksiz olabilmektedirler.)

(Muhakkak olan şudur ki, insan denen mahlûk bilsin, bilmesin bir mânevî emânetin sâhibidir. Bu gerçeği idrâk ise kendinde ve bütün yaratılmışlarda Yaradanı görmekle mümkündür.)

(Aklını kullanmayı bilen herkesin acabâ dünyâya niçin geldik? Diye düşünmesi gerekir.)

Rıza Tekin UĞURELhttps://www.dertlidolap.com
..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San'at Derneği'nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san'at faaliyetlerini sürdürmektedir.
Benzer Yazılar
- Advertisment -

Popüler Yazılar

error: Muhtevâ korumalıdır!