23 EKİM
(…âdemoğlunun, hangi meslekte ilerlerse ilerlesin, zaman zaman başını meşgalesinin anaforu içinden çıkarıp hayâtın gerçekleri ile temastan kaçındığı takdirde, koflaşıp kültürden uzaklaşarak zihnî ve derûnî dünyânın câhilleri ve gâfilleri arasında çakılıp kalması çaresizdir. İktisatçı olsun, tâcir olsun, hekim olsun, hukukçu olsun herkesin, millî mes’elelere bigâne kalmaması, dilinden, dîninden, târihinden, örf ve âdetlerinden dağarcığında birer tutam harç bulunması gerekir. Zîra bir insanın bütün millî zenginliklerden varlığında bir paya yer vermesi maddî-mânevî duygu ve düşünce kalıplarını açık tutması ki ancak onu, yarım insan olmaktan kurtaracaktır.)
–Sâmiha AYVERDİ–
20 EKİM
(Ey insanoğlu! Sakın ne geldiğin ne de gideceğin yeri unutmaya kalkışma. Dünyâ gibi her şey de er ya da geç değişecektir. Ama ezelden nasıl secdeye varmışsan, şimdi de karşında onun olduğunu unutma ve secdeden de uzak kalma vesselâm.)
–Sâmiha AYVERDİ–
13 EKİM
(Biz insanlar, hayâtın bir elek gibi bizi durmadan elediğini hiç ama hiç düşünmüyoruz. Sâdece üstte kalmaya bakıyor, alta düşenleri ise görmezlikten gelmeyi büyüklük îcâbı sayıyoruz. Halbuki gerçek büyüklüğün almak değil vermek olduğunun idrâkinde bulunmamak yüzünden, bencilliğe dört elle sarılarak: ’Hep bana, hep versinler ve benden istemesinler,’ diyor, alınca gülüyor, vermek îcab edince somurtuyor, daha doğrusu kendimizce bahâneler bulup veremiyoruz.)
–Sâmiha AYVERDİ–
9 EKİM
(Kapıdan her giren, mareşal olarak gelir, erliğe soyunur, içeride ne mertebe alacaksa alır.Mürebbînin vazifesi, insana insan olduğunu hatırlatmaktır. İnsan, köprü başında belli olur, her insana kendi kendini gösteren bir köprü başı vardır.)
–Sâmiha AYVERDİ–
6 EKİM
“Kanaatime göre, kadınla erkek arasında bir iddialı yarışma olmamalı. Her iki ayrı cins, yaradılışlarında mevzu bulunan ayrı ayrı imkânları, tabiatlarının çerçevesi içinde ayarlamalıdırlar. Bir hakkı zorla almayı değil, ona liyâkat kazanmaya ve o zemîni hazırlamaya çalışmak, akıl kârı olsa gerek.
Evet, köy erkeğinin at üstünde, kadının ise sırtında çalı demeti veya odun yükü ile yaya gitmesi, kıymet hükümlerini kaybetmiş bir cemiyetin fâcialı tablolarındandır. Ama bu çeşit eşitsizliklerin giderilmesi, dünyânın bir köşesinden yükselecek seslerle halledilmesi ne mümkün? Zîra bu sesler, kıt’alar arası dönüp dolaşıp, kütleleri saran cehâlet perdelerini yırtıp içlerine nüfuz edemez. Edemedikçe de alışageldikleri alışkanlıklarında bir değişme yapamaz.
Bu bir eğitim işidir ve misyonunun şuuruna varmış öğretmen ve din adamı yetiştirmekle hallolur kanaatindeyim.
Dikkat edersek, ileri dediğimiz organize ve varlıklı batı cemiyetlerinde, kadın haklarının koruyucusu kaanunlardır. Buna rağmen sinsi sinsi işleyen bir kadın meselesi mevcuttur. Çünkü sevgiye değil; korkuya, tehdide, cezaya dayanır.
Îmandan gelen tavsiyelerde ise, bu prensiplerin koruyucusu ve kurucusu, şefkat ve muhabbet duygularını geliştiren maneviyattır. Eğer topluluklar, prensiplere saygı gösterme olgunluğuna ermiş bulunuyorlarsa, bir ‘kadın hakları’ meselesi yok demektir.”“Zamânın akışı durduramayacağına göre, kadını edep ve iffete aykırı düşmeden, günün îcaplarına ayak uydurmaya sevketmek lâzımdır, vesselâm.”
–Sâmiha AYVERDİ–
————————————————————————————————————————————————————
2 EKİM
(…Her hâl ü kârda, gözünü kırpmadan hedefi kovalayan bir cengâver atikliği ile, şuûruna vardığın maddî ve mânevî mes’ûliyetlerinin üstüne nigehbân/ Bekçi,Gözcü/ olmak gerek. Unutma ki mes’ûliyetin büyük, vazifen ağır ve şereflidir. Halbuki işini ciddiye almayanlar için, tahsil bir fantezi, memleket ve mânevî taahhüt diye bir mesele esâsen mevcut değil.)-