GEÇMİŞ ASIRLARDA AVRUPALI YAHÛDİ
Yahûdilerin Avrupa’da ve bilhassa İspanya’da gördükleri hakaret ve zulüm akıl durduracak şiddetiyle devam ederken, Osmanlı Devleti XVI. Asrın ortalarında Yahûdilere kol kanat açmış bulunuyordu.
1756 senesine kadar Frankfurt’ta yaşayan Yahûdiler, şehrin ana caddelerine çıkamaz, meydanlarında gezemezlerdi. Yahûdiyi Almandan ayırabilmek için, sivri külâh giymeleri mecburiydi. Almanların bayram ve yortularının yapıldığı günler Yahûdiler, kendi sokaklarından dışarı çıkamazlardı.
İtalya’ya gelince, onlar Yahûdileri daha sıkı şartlarda yaşamaya mecbur etmişlerdi.
Şöyle ki: Meryem Ana ve diğer azizlerin resimlerine karşı saygısızlığın cezâsı îdamdı. Vefât-ı Îsâ gününde, hiçbir Yahûdi üç gün evinden çıkamazdı. Hele o yortu gününde hiçbir Yahûdinin evinde mûsıkî âletlerinin sesi duyulmaması lâzımdı.
Bir Yahûdinin evinde mûsıkî âletinin sesi duyulacak olursa ya şehir meydanında dayak atılır ya da üç gün kuru ekmek ve su cezâsı verilirdi.
Avrupa, Yahûdilere kan kustururken, Osmanlı Devleti’nin himâyesine canlarını zor atmış Yahûdi, ne yazık ki bu kurnaz ve iyilik bilmez nankör ırkın, milleti de devleti de zarara sokmak husûsunda giriştikleri habâset Türk târihinde ayyuka çıkacak hâle gelmişti.
İspanya’nın engizisyonlarından yakasını kurtaran Yahûdi, Osmanlı Devleti’ne ayak atar atmaz iktisâdî ve ticârî alanlarda bozgunculuğa başlarken, bir yandan da Türk parasına darbe vurmaktan geri kalmamıştır.
Şöyle ki,
Yahûdi, sığınıp yerleştiği her ülkenin kan damarlarına sızarak, orda mevcut nizam, ölçü ne görürse, bütün bunlara îlân-ı harp edercesine hareket etmeyi bir uğursuzluk ve bozgunculuk alışkanlığıyla devam ettirmiş ve âdeta bunu bir Tevrat emri olarak icrâ etmekten geri kalmamıştır.
Tabiî ki bu şeriatçı ve ırkçı zihniyet ile, iğneden ipliğe, memleketin müesses/kurumlaşmış her sâhasına el atarken, kendi kavmi dışında nizam ve adâlet örneği veren ülkelerin huzuruna tahammül edememiştir.
Ne yazık ki hâlâ da öyle olmakla berâber bunu henüz gereği gibi fark eden ülkeler pek mevcut sayılmaz. Amerika, Fransa hattâ İngiltere dahi…
Asırlarca evvel sığındığı Osmanlı topraklarının huzuruna da kanca atarken,
bu ülke, Avrupa’nın yapageldiği gayr-ı insânî çarelere aslâ baş vurmamış ise de, ancak Yahûdi bozgunculuğuna karşı gayet nizâmî yollardan terbiyesini vermek istemiştir.
Evet, istemiş amma, oldu olası şiddete, hakaret ve türlü cezâlara olan alışkanlığını kanında taşıyan bu ırk, ne yazık ki iyilikten, hoşluktan anlamamış, böylece de tutturduğu sakîm/yanlış, ters yollardan geri dönmemiştir.
Ciddî ve sert muameleye tâbî tutulmamış Yahûdi, bu fırsattan faydalanarak memleketin hayâtî meselelerinin mâlî ve iktisâdî haritası üstünce canbazca oynamaya başlamıştır.
Her ülkenin kan damarlarına sızarak, oralarda türlü fesat ve karışıklıklar çıkarması, târihî ihtilâlci metodunun vazgeçilmez mizacının îcâbı olduğundan, Osmanlı ülkesinde de aynı oyunları oynamakta gecikmemiştir.
Öyle ki bir memleketin hayâtî değeri demek olan iktisâdî, mâlî ve sınâî sâhalarına dalarak, hemen hepsinde söz hakkı varmış gibi, avucuna geçirmiştir.
İşleri azıttıkları bâzı ahvâlde hükümler çıkarılmak zoru hâsıl olmuştur.
Meselâ İstanbul kadısına yazılan bir hükümde, evvelce florinin altmış akçe ve kuruşun da evvelkinden fazlaya çıkmış olması ile meskûkât ahvâline ihtilâl gelmiş bulunması anlaşılmakla, evvelden olduğu gibi florinin gene altmış akçeye ve kuruşun da kırkar akçeye muâmele görmesi buyurulmuştur.
Şâyet, bunlar bir akçe ziyâde muâmele görecek olursa bu babda üç gün muhkem tenbih ve dellâllar çıkarılarak itâat etmeyenlerin haklarından gelineceği bildirilmiştir.
Bir Yahûdi madrabazlığı olan bu kırkık ve kızıl akçeler halkın elinden toplanıp darphaneye sevk edilerek tam ayar hâline getirildikten sonra sâhiplerine teslim edilmesi mukarrerdir.
Bu işe de İstanbul Subaşısı memur edilmiştir.
Yahûdinin, memlekette el atmadığı hangi sâha olmuştur ki, bundan ticâret hayâtı da nasibini almamış olsun. İşte Avrupa’dan gelmesi mûtad olan çuhalar İstanbul esnafına paylaştırılırken Yahûdinin bu işte de yaptığı müdahalelerle, esnafın nasıl mağdur olduğu, alâkalılardan gelen şikâyetlerle de ayrıca tespit edilmiştir.
Bu durum, İstanbul ve Galata Kadıları’na gönderilen hükümlerden de anlaşılmaktadır. Öyle ki Hacı Sinanoğlu, İbrâhim ve Yahyâ ve Süleyman Ağa’ların, Çuhacılar Kethüdâsı ve Yiğitbaşılarına mürâcaatları üzerine, öteden beri Frengistan’dan gelen malla âlâ, orta ve düşük olarak ayrılmış.
Böylece de tüccar ve esnafın zarara uğramamaları temin edilerek, Yahûdilern çalıp çırpmalarına mâni olunması bir pâdişah emri olarak hükme bağlanmıştır.(*)
(*)Dünden Bugüne Ne Kalmıştır,s.159